Osmanlı-Fransa İlişkileri ve İlk İkamet Elçimiz Moralı Esseyid Ali Efendi
Osmanlı-Fransa İlişkileri ve İlk İkamet Elçimiz Moralı Esseyid Ali Efendi
Giriş
Bugünü anlayabilmek ancak geçmişi doğru analizler çerçevesinde değerlendirmekle mümkündür. XX. Yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı ve halen devam eden savaşlar, iktisadi buhranlar ve soysa-kültürel sorunlar, bunlara yol açan çok yönlü tarihi gelişmeleri anlamaya olan ihtiyacımız her zamankinden daha fazla kendini hissettirmektedir. İnsanlığı tehdit eden problemlere çare aramak, siyasi gelişmeleri anlayabilmek ve bunların neticeleri hakkında öngörülerde bulunabilmek ancak toplumların, ideolojilerin, siyasi, ekonomik ve sosyal sistemlerin tarihi gelişimini ve bunların temelinde yatan faktörleri iyi tanımak ve tanımlamakla mümkündür.
Westfalya Antlaşması uluslararası ilişkilerin temelini oluşturmakla birlikte diplomasinin de gerçek anlamda başlangıcıdır. Fakat Westfalya Antlaşması’na rağmen diplomasiyi ilk çağlara dayandırmak mümkün. İlin ve Segal’in birlikte hazırladığı “İnsan Nasıl İnsan Oldu” eseri incelendiğinde birden bire ortaya çıkan ve sosyalleşmeye başlayan insan gün geçtikçe daha fazla bir araya gelmeye başlar.
Bu gelişme siteleri meydana getirirken, siteler arası ticaret zorunlu hale gelir. Tarımla birlikte gelişen ticaret daha da yayılıp, ticaretle uğraşan insanlar klasik anlamda ilk diplomatik ilişkileri kurarlar. Uygarlıkların oluşmasıyla beraber ticari hayat devam ederken uygarlılar diğer uygarlıkların kültürlerini, savaşabilme güçlerini, büyüklüklerini, ticaret yapan bu insanlardan öğrendi.
Tarih sahnesine baktığımızda, büyük imparatorlukların diplomasiye-diplomatlara ihtiyaç duymadığını görmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu dönemlerde, bugünkü anlamda bir diplomasi olmamakla birlikte, diplomasiyi kullanmamıştır. Ne zaman ki duraklamaya evresine geçmiş ve gerilemeye başlamış o zaman diplomasiye-diplomata ihtiyaç duymuştur. Önce geçici olmak suretiyle ve daha sonra da sürekli sefirler görevlendirmiştir. Ama güç dengesinin olduğu dönemlerde devletlerarasında her noktada diplomasiyi görmek olasıdır.
Türk diplomasi tarihinin Ortadoğu, Anadolu ve Batı kültürü ile yoğrulduğunu ve hala buralardan beslendiğini ifade edebiliriz. Tarihçi ve antropologlar, Ortadoğu’nun ve Akdeniz bölgesinin tarihe yön veren ve uygarlıkların başlangıç noktası olduğu konusunda birleşmiş olduğunu görülmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu’ndan sonra stratejik önemi büyük topraklar üzerinde dünyanın en uzun ömürlü devletini kuran ve üç kıtada bütünlük ve imparatorluğunu devam ettirebilen tek devlettir. Osmanlı’nın bu özelliğini sadece askeri alandaki başarısıyla açıklamak mümkün değildir. Bu yönde çabaların da içerisinde çok fazla eksiği barındıracağı kesindir. Öncelikle bu topraklar üzerinde kurulan ve özellikle Sasani, Roma ve Bizans İmparatorlukları’nın mirasları, akabinde belirli dil, din, kültür ve geleneklere sahip olan toplulukların, meydana getirdiği milletler ve bazı hallerde millet toplulukların, medeniyetlerin tarihine yön veren başlıca unsurlar arasında politika yapıcılar ve belirleyiciler olarak belli kademedeki kişileri unutmamak gerekmektedir. Bu şahısların, gerek başarıları gerek başarısızlıkları bu gelişimde büyük öneme sahiptir. Kimi zaman büyük ivmelere neden olurken, kimi zamanda gerilemelere neden olduğu görülmektedir. Tarihin seyrinde; dönemlere göre değişkenlik gösterseler de; seçkin kişiler(farklı sosyo-ekonomik konumlardaki bireyler), yine çeşitli kademelerdeki siyaset adamları, din adamları, savaş alanlarındaki savaşçı kişiler(hepsi değil) başarı yada başarısızlıklarda farklı seviyeler de etkileri olduğu görülmektedir.
Bu gelişmelere katkısının tartışılmayacağı bireylerin başında Osmanlı Hanedanı’nın Avrupa başkentlerine atadığı İkamet Elçileri gelmektedir. Şüphesiz bu şahısların başında gelen kişilerden biri de Avrupa başkentlerinden bir olan Paris’e atanan ilk İkamet Elçimiz olan Moralı Esseyit Ali Efendi’dir.
Yaşadığımız çağda bir yandan ileri teknolojik gelişmelere ve ileri haberleşme teknikleri sayesinde dünya milletleri bir birine yaklaşırken ve ilişkilerini en ileri seviyede inşa etmeye çabalamaktadırlar. Diğer yandan da birbirini izleyen siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmeler neticesinde devletler bir birinden uzaklaşmakla birlikte uzlaşmazlıklar doğmakta ve zaman zaman çatışmalar olmakla birlikte zaman zaman da savaşları doğurmaktadır. İşte tam da bu noktada ülkelerin birbirine atamış oldukları konsolos ve elçiler devreye girmekte verilen mesajları yeniden yorumlama ve anlatma gereksinim duymanın yanında olası çatışmalara da engel olabilecek adımlar atmaktadır. Ki geçmişten bu güne görülen odur ki bu kişilerin azımsanmayacak ölçüde etkileri olduğu görülecektir.
Çalışmamız iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde öncelikle diplomasinin tarihi ve sonrasında Osmanlı’da diplomasinin ortaya çıkışına değinilecektir. Yine bu bölümde Osmanlı-Fransız ilişkilerine kısaca bir göz atılacaktır. İkinci bölümde ise Moralı Esseyit Ali Efendi’nin yaşamına akabinde, Ali Efendi’nin Paris’e atanması ve görev sürecine değinildikten sonra yine hayatındaki siyasi dönemeçleri ve diplomatlığı ele alınacaktır.
DÜNDEN BUGÜNE DİPLOMASİ
A. İlk Diplomatik Temaslar ve Avrupa’daki Gelişimi
Diplomasinin oldukça eski, hatta ilk uygarlıklara gidecek kadar eski, bir geçmişe sahip olan bir kurum olduğunu söylemek mümkün. ‘Örneğin monarklar, hükümdarlar ve vasallar arasındaki ilişkilerin sürdürülmesi amacıyla uygulanan elçi göndermenin çok daha eski bir gelenek olarak Mısır, Roma, Helen ve Doğu uygarlıklarında da uygulana geldiği bilinmektedir.’ Özel görevlerle, uzak mesafelerden, bir ülkeden diğerine gönderilen bu elçiler günümüzden farklı olarak geçici bir görevle gönderilmekte ve sürekli ikamet etmemekteydiler. Avrupa’da karanlık çağ döneminde diğer tüm alanlarda olduğu gibi diplomasi alanında da diplomatik kurumların gelişmesi konusuna ciddi bir gelişme yaşanmamıştır. Oral SANDER’in Siyasi Tarih kitabının I. Cildinde Avrupa’da ticari ve kültürel ilişkilerin gelişmesi ile diplomatik gelişmelerin de biraz olsun olumlu yönde etkilendiğini fakat gerçek anlamda diplomasinin gelişmesi ilk defa Kuzey İtalya’daki kent devletlerinde söz konusu olabilmiştir. XVI. Yüzyılda Rönesans İtalya’sındaki uygulamalarla gelişen diplomasi Avrupa’nın geri kalan bölgelerinde ancak XVIII. Yüzyılda kendini göstermiştir.
Diplomasi deyince akla ilk gelen Bizans olmuştur. Ama bu diplomasi bugünkü anlamda daimi elçilerle yürütülen bir kurum değildir. Bizans dönemi incelendiğinde bu dönemde Sasani, Arap ve Slavların baskısını hissetmektedir. Bu güçlerin baskısı ve güçlerine maruz kalan Bizans bunlara engel olmak için belli dönemlerde hediyeler ve vergiler ödeyerek çevre ülke yönetimleriyle iyi ilişkiler olmayı amaçlamıştır.
Uluslararası sistemin gelişmesi bu yüzyılda Avrupa’dan coğrafi engellerle ayrılmış olan Kuzey İtalya’daki şehir devletleri yaklaşık birbirine eşit bir güce sahiplerdi ve aralarında klasik bir güç dengesini andıran bir ilişkiler süreci yaşanmaktaydı. Savaşların genellikle prestij amacıyla yapıldığı bu devletler arasında sorunların çözümünde diplomaside önemli bir araç olarak devreye sokulmaktaydı. Daha ziyade kısa süreli amaçları gerçekleştirmeye yönelik olan bu uygulama gene de belli bir diplomasi anlayışının gelişmesine yardımcı olmuştur. Nitekim ilk sürekli elçilik 1455 yılında Venedik tarafından Cenova’da açılmıştır. Bunlara bu sırada henüz elçi değil yerleşik katipler denmekteydi. Bunun sonrasında İtalyan şehir devletleri arasında Venedik ‘’elçilik okulu’’ durumuna gelmiş ve İtalya ilk elçisini Fransa’ya göndermiştir. Venedik öncülüğünde gelişen bu süreçte hem Avrupa Hristiyan dünyasıyla hem de Müslüman ülkelerle resmi ilişkiler kurulmaya başlanmıştır. Daha bu sırada elçilerin statüsü ile ilgili örneğin dokunulmazlık ve bağışıklıklar gibi daha sonra Westfalya ve Viyana Kongresiyle uluslararası hukuka girecek bir çok konuda ikili ilişkilerle bir takım kurallar geliştirilmeye çalışılmıştır.
Yerleşik diplomasi kurumların gelişmesi Avrupa’da ancak XVIII. yüzyılda yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu doğrultuda XIX. Yüzyıl diplomasinin altın çağı olarak anılır olmuş ve 1815’ten I. Dünya Savaşına kadar geçen süreçte Avrupa diplomasinin merkezi haline gelir. Bu dönemdeki diplomatlar da çağımızdaki meslektaşlarının yaptığı, bilgi toplama, siyasal ve askeri çıkarları koruma, ticari ilişkileri geliştirme yönünde çaba gösterme gibi pek çok işi yapmaktaydılar. Hatta bu meslekten diplomatların Avrupa ve Orta Doğu’da ticaretin gelişmesine önemli katkıları olmuştur.
B. Osmanlı ‘da Diplomasinin Doğuşu
Siyasal, ekonomik, askeri, bilimsel, teknolojik, kültürel ve sosyal gelişmeler Avrupa’da baş döndürücü bir halde olurken bu aynı zamanda Avrupa’nın Osmanlı’ya karşı elini de güçlendirmiştir. İşte giderek eli güçlenen Avrupa’ya karşı Osmanlı’nın duyarsız kalması çağı yakalayamamasına neden olacaktır. Bu da 18. Yüzyılda Osmanlı devletinin Avrupa devletleriyle ilişkilerinde bir silah olarak savaşın yerini diplomasi almaya başlar. Bu silahı daha kullanmasını yeni öğrenen Osmanlı ilk zamanlarda başarı sağlayamamış, bundan dolayı bazı bedeller ödese de sonraki yıllarda Avrupa’ya hızlı bir şekilde ayak uyduracak ve bu yeni silahı daha iyi kullanmaya başlayacaktır.
Osmanlı diplomasisini belirleyen organlar Hariciye Nezareti kurulana kadar başta Divan-ı Hümayun’dur. Divan-ı Hümayun’da dış siyasetle ilgili meseleler gündemin ana temasıdır. Divan-ı Hümayun’da iş bölümünün yanında, bu iş bölümüne göre iç ve dış meseleler esas olarak Vezir-i Azam ve diğer vezirlerin sorumluluğunda olup konunun dini yönü hakkında Kazaskerlerin bilgisine, mali yönü için Defterdarın bilgisine başvurulmaktadır. Bunun yanında sınır münasebetlerine de Beylerbeyi bakmaktadır. Ayrıca sadrazam konağında yapılan ikindi divanlarında dış siyasetle ilgili kararlar alınmaktadır.
Burada asıl önemli olan nokta Osmanlı’nın artık Avrupa’daki rolünün fethetmekten çok savunma (eldekini koruma yada daha fazla kayba engel olmak) olduğunu ve bunu sağlamak için de müttefiklere ihtiyacı olduğunu anlamasıdır. Sonuç ise Avrupa ülkelerinin geleneklerine uygun olarak sürekli diplomasi sisteminin kurulmasıdır.
Karlofça Antlaşmasına kadar Avrupa’ya kök salmış Osmanlı’nın diplomasisi tek taraflı ve karşılıklılık ilkesine dayanmayan bir diplomasi olmakla birlikte, devletler arasındaki hukuk kurallarıyla uyuşmayan hatta hiçbir protokole dayanmayan ve Avrupa devletlerinin hor görülmesi şeklinde işlemiştir. Zaman, zaman Avrupa devletlerinin elçileri ki buda belirli sürelerde kabul edilmiş olmasına rağmen Osmanlı elçi gönderme gereksinimi duymamıştır. Bu diplomasinin Osmanlı’nın gülü olduğu ve Avrupa’ya yayıldığı dönemde iyi işlediği söylenebilir. Öyle ki kurnazca işleyen ve hiçbir geleneksel ve töresel değer veya değerlere dayanmayan ve çoğu kez kurnazca oynanan Avrupa oyunlarının dışında kalmıştır. Fakat 18. Yüzyılda müttefik bulma zorunluluğu dolayısıyla Avrupa devletleriyle ilişkiler önem kazanmıştır. İzlene karşılıksız diplomasi Osmanlı’yı izole etmiş ve Avrupa ile ilişkilerin bu izolasyon politikasıyla sürdürülemeyeceğinden; içerde ve dışarıda ilişkilerde sistematik bir biçimde planlayacak merkezi bir örgütü doğurmuştur.
Osmanlı imparatorluğu XVIII. Yüzyılın sonlarında, 3. Selim döneminde ilk süreli elçisini göndermeye karar vermiştir. Osmanlı Devleti, kuruluşundan 3. Selim’e gelinceye kadar Müslüman ve Hristiyan devletlere ara sıra geçici elçiler göndermiştir. Bu sorunun çözümü tahta geçişi kutlama ya da dostluğu pekiştirmek için gönderilen bu elçiler, gittikleri yerlerde az süreyle kalırlar, görevlerini yapınca da geri dönerlerdi. Osmanlı imparatorluğunun uluslar arası ilişkiler, sürdürmek için geçici elçiler göndermesi zamanla yetersiz görülmeye başlandı. Osmanlı imparatorluğu kendisiyle yakından ya da uzaktan ilgili bütün devletlerde sürekli elçi bulundurmamaktaydı. Nitekim Bab-ı Ali, çeşitli nedenlerin zorlanmasıyla 1792’lik sürekli elçiliklerini kurmaya karar vermiş ve Yusuf Agah Efendi Londra’ya, sonra Seyit Ali Efendi Paris’e, Afif Efendi Avusturya’ya, Giritli Ali Efendi Prusya’ya sürekli elçi olarak gönderilmişlerdir.
C. Osmanlı-Fransa İlişkileri
1796’de, Paris’e ilk ikamet elçisi olarak gönderilen Osmanlı elçisi Moralı Esseyid Ali Efendi sayesinde iki asır önce türbanla tanışmıştı Avrupa. Ali Efendi’nin başındaki sarık Fransız hanımlarınca beğenilmesi sonrasında bu sarık bir anda moda oluvermiş, Paris sosyetesi de bu sayede türban ile tanışmış oldu. Buna rağmen Osmanlı-Fransa ilişkileri bu tarihte başlamış değildi. Ve bu tarihte sona da ermiyordu. Bir tarihi ve bir geleceği vardı.
İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler, Fransa’nın bir ülkeyle kurduğu en uzun tarihli diplomatik ilişkiler olup, 1798-1801 Mısır Seferi’ne denk gelen bir dönemde üç yıllık kısa bir kesintiye uğramış olsa beşyüz yıllık ilişkiler geçmişi düşünüldüğünde bu kısa kesintinin ilişkiler bütününde çok da yer işgal etmediğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Yıl 1484: İlk Osmanlı Büyükelçisi, II. Sultan Beyazıd, özel görevle, kardeşi Cem Sultan’ın tutuklanmasıyla ilgili bilgi almak üzere Fransa’ya, XI. Louis’e Lemnoslu bir Yunan gönderecektir. Sonrasında Kanuni Sulatan Süleyman döneminde ilişkiler daha da ilerleyecek, “Şubat 1536’da bir ittifak Antlaşması imzalanır. ‘Kapitülasyonlar’ adı ile anılan bu Antlaşma sayesinde Fransa, Büyükelçilik ve Konsolosluklarla daimi bir temsilcilik kurma ve Bab-ı Ali ile ticaret yapma avantajını kazanır; bu ayrıcalıklara, kutsal toprakları ziyaret eden hacıların korunmaları da eklenir.” Dönemin en yoğun ilişkiler ağı kurulacaktır Fransa ile.
XIV. Louis döneminde (1689-1695 ) Fransız-Osmanlı ilişkileri daha da ilerleyecektir. Aynı dönemde Avrupalı güçler de Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki imtiyazlı ilişkilerden sağladığı avantajları edinmek istemektedir. Bu dönem, Avrupalı devletlerin, Fransa ve Osmanlı arasındaki imtiyazlı ticarette bir denge aradıkları dönemdir. Sonraki yüzyılda, 1789′daki Büyük İhtilalı yaşayan Fransa içerde bir kaosun pençesindeydi. Buna rağmen hala Avrupa’nın önemli bir gücüydü. Osmanlı İmparatorluğu, ezeli ve ebedi bir tehlike olarak gördüğü Rusya’ya karşı Avrupa’nın desteğini almıştı ve Fransa’dan daha fazla destek sağlamanın yollarını aramadaydı. Hemen sonraki yüzyılın başında ise “Napolyon’un Haziran 1807’de Rusları yenmesi üzerine Fransa’nın artık Osmanlı Devleti’ne ihtiyacı kalmadı. Aynı yılın Temmuz ayında Fransa ile Rusya arasında imzalanan Tilsit Antlaşması ile de Fransa, Osmanlılarla olan antlaşmasını bozacağını ve onları Çar’ın çıkarına olan bir antlaşma yapmaya zorlayacağını taahhüt etti.”
Osmanlı-Fransa ilişkilerinde; 1853-1856 Kırım Savaşı ile İngiltere ile birlikte Rusya’ya karşı birlik kurmuş, sonrasında 1868 Galatasaray Osmanlı İmparatorluk Lisesi’nin kurulması ilişkiler bir adım daha ilerletilecektir. 20 Ekim 1921’e gelindiğinde Ankara Kurtuluş savaşı ile birlikte ilk anlaşmalardan biri olan Ankara Anlaşması’nı imzalayarak aynı zamanda yeni Türk devleti ile ilk diplomatik ilişki kuran İttifak devleti olma unvanını da edinmiştir. 1968 yılına gelindiğinde dünyada sol rüzgârlar en şiddetli şekilde eserken Türkiye ve Fransa’da bundan nasibini fazlasıyla alacaklardır. 68 yılının bir diğer akılda kalan olayı General de Gaulle’ün Ankara ve İstanbul’a yaptığı ziyaretlerdir.
ESSEYİT ALİ EFENDİ
Esseyit Ali Efendi, Osmanlı diplomasi tarihinde, İngiltere elçisi Agah Efendi’den sonra ikinci sürekli elçimizdir. Osmanlı İmparatorluğu kuruluşundan itibaren yabancı ülkelerle farklı şekillerde ve seviyelerde siyasi ilişkilerde bulunmuştur. Barış yapılması, dostluk önerileri, yeni bir padişahın cülusunu haber vermek vb. durumlarda komşu ve yabancı ülkelere elçiler göndermiş, fakat bu gönderilen elçiler, sürekli elçi olmayıp, geçici elçi ya da fevkalade elçi diplomasisi olarak bilinen diplomasiyi takip etmiştir. Bunlara karşın, “ Avrupa devletleri İstanbul’un fethini takip eden yıllardan itibaren Venedikliler öncülüğünde sürekli elçiler bulundurmuşlardır. Fransa iki fevkalade elçiden sonra ilk ikamet ya da sürekli elçisini 1536’da bulundurmaya başlamıştır. Osmanlı’da bulunan ikamet elçilikleri ve ilişkiler Fener Rum Beyleri ile sağlanmış, muhatapları Reis-ül Küttab’dır”
1699 Karlofça Barış Antlaşması’na kadar Osmanlı’nın gerçek anlamda diplomasi yaptığı ya da buna önem verdiği söylenemez. Bu antlaşma sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun da artık devletlerarası diplomasi kurallarına uyması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu gerekliliği ilk fark eden ve III. Selim olmuş, bu amaçla Nizam-ı Cedit ıslahatlarını hayata geçirirken oluşan devletlerarası diplomasi teamülleri gereği Avrupa devletlerinde elçilikler kurmayı uygun görmüştür.
Bu yeni dönemde, mevcut uygulamaları müteakiben İngiltere’ye atanan Agah Efendiden sonra ikinci sürekli Türk ikamet elçisi olarak Esseyid Ali Efendi Fransa’ya atanmıştır.
A. Esseyid Ali Efendi’nin Yaşamı
Esseyid Ali Efendi’nin yaşamını aktaran Türkçe eser neredeyse yok denecek kadar azdır. Eserlerin çoğu çeviri olmakla beraber, ulaşılabilir tek Türkçe eser Mehmet Süreyya Beyin’in “Sicili Osmanî”dir. Bu kaynağa göre Ali Efendi Moralı’dır. Maliyeden Bültefeyyüz Defterhane Kesedarı olup, 1794 Berlin Sefareti verildiyse de tehir edilmiştir daha sonra. Eylül 1796’da üç sene müddetle Paris Sefiri oldu. 1803’te Tersane Defterdarı, Mart-Nisan 1806’da azlolup, Temmuz 1808’de Defter Emini ve daha sonra Tophane Nazırı olur. Eylül 1808’de yine Umur-ı Bahriye Nazırı olur. Yine aynı yıl Ekim ya da Kasım ayında inzivaya çekilecektir. 6 Temmuz 1809’da vefat etmiş, mezarı Mahmutpaşa’da bulunmaktadır.
Moralı olması konusunda tüm kaynaklar ağız birliğindedir. Fakat isminin başındaki Seyid lakabı için kaynaklarda farklı varsayımlar bulunmaktadır. Çünkü Seyid lakabı Hz. Muhammet’in torunu Hüseyin’in soyundan olanlar için kullanılmaktadır. Tartışma, Ali Efendi’nin peygamber soyundan mı geldiği yoksa atalarının bir yolla bu lakabı edinmiş olabileceği üzerinedir.
Reşat Ekrem Koçu kaynak göstermeden Ali Efendi’nin Mora doğumlu olduğunu, fakat doğduğu kasabanın tespit edilemediğini 13-14 yaşlarında İstanbul’a geldiğini, Rumca’yı ana dili seviyesinde bildiğini, kulaktan dolma Fransızcasının olmasına dayanarak Mora’nın sahil kasabalarından birinden olduğunu söylemektedir. Maliye kaleminde yetişmiş, zeki, yumuşak huylu, son derece nazik ve iş bilen biri olduğu söylenebilir.
Bir başka doğrulanamayan kaynağa göre Herbette’in Ali Efendi’nin hayatını anlattığı eserde, 17962da Paris Elçisi olarak atanmadan evvel Defterdar Osman Efendi’nin kız kardeşi ile evli olduğu için Defterdar ile arası açık olan Reissül Küttab bu devirde cazip olmayan Berlin Elçiliği’ne, Osman Bey’i kızdırmak maksadı ile atandığını söyler.
B. Paris Kralı’nın Fransa’ya Atanması
Ali Efendi’nin Berlin’e atanmasından sonra, dönemin siyasal gelişmeleri ve Fransa Directoire yönetiminin ısrarı üzerine görev yeri Paris olarak değiştirilmiştir. Ali Efendi elçiliğe atanmadan önce terfi alarak kendisine onursal olarak Başmuhasebeci unvanı verilmiştir. Başmuhasebeci, Osmanlı mali teşkilatının en önemli bölümlerinden olan başmuhasebe kaleminin şefidir.
40’lı yaşlarda elçiliğe atanan Eli Efendi üç yıl için atanmış olmasına rağmen, Mısır seferi nedeni ile görev süresi dışında iki yıl daha kalmak durumunda kalmıştır.
Ali Efendi’nin elçiliği konusu üzerinde anlaşılan noktalardan biri Ali Efendi’nin başarılı bir elçi olarak görülmemedir. Fakat genel kanıya rağmen bu dönemde Paris Elçiği Osmanlı bürokratları için istenen bir görev değildir. Çünkü Ali Efendi bir dış siyaset tecrübesi olmadan bu göreve atanmış, bu görevi hakkıyla ifa etmek için gayretkeş bir şekilde elinden geleni yapmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Dönemin Fransa’sını ve değişen uluslar arası konjonktür göz önünde bulundurulduğunda bu görevin ifasının ne kadar hakkı ile yapılabileceğini daha net görmemizi mümkün kılacaktır.
Gösterdiği tüm iyi niyetli çabalara rağmen yeni ve deneyimsiz olan bir dış politika adamı olan Ali Efendi tercümanların eline kalmış ve onlara kanmıştır. Öyle ki bu tercümanlardan biri elçiliği borçlandırarak Osmanlı vatandaşlığından çıkarak Fransa’ya sığınmış, bir diğeri ise Fransa adına casusluk için göreve başlaman önce Fransa tarafından resmen satın alınmıştır.
Ali Efendi görevinin ilk günlerinde Fransa kamuoyunda müthiş bir coşku ile karşılandı. Öyle ki daha görev yeri olan Paris’e varmadan Fransa’da ilk ayak bastığı yer olan Marsilya’ta top atışları ile karşılanmıştır. Bunda Osmanlı ve Fransa’nın bu dönemdeki pozisyonları, Ali Efendi’nin kendi kişiliği etkili olmuştur. Fakat Osmanlı-Fransız ilişkilerinde Talleyrand-Bonaparte işbirliği sonucu bir kopma olmasa, belki de ilerleyen yıllarda tarihe başarılı bir elçi olarak geçecekti.
Aynı dönemde Fransa dış ilişkilerinin başında dönemin en zeki politikacılarından Talleyrand bulunmaktadır. Ali Efendi’nin en büyük şansızlığı bu dönemde bulunmaz bir deha olan bir siyaset adamı ile aynı ülkede siyaset yapma şansızlığıydı. Talleyrand, XVI. Louis’nin topladığı meclis din adamlarının temsilcisi olarak girmiş ve ilk olarak kiliseyi aldatmıştır. Papa tarafından cezalandırılmasına rağmen hiç aldırış etmemiş, sıkı bir cumhuriyetçi olarak yoluna devam etmiştir. Yeteneği sayesinde Robespierre’in terörü döneminde giyotine kendini kurtarmayı bilmiştir. İzleyen dönemde Directoire yönetiminde Dışişleri Bakanı olmuş, akabinde Bonaparte karşı kralcıları desteklemiştir. Tarihin akışında rüzgara göre her daim yolunu bir şekilde tayin etmeyi bilmiştir. Böyle bir Dışişleri Bakanı’na karşı Ali Efendi’nin tek başına Paris’in çatışma ortamında başarı şansı ne olacaktır. Deneyim ve tercümanlarının diline bağlanmışlığını saymazsak dahi Talleyrand tek başına büyük bir etkendir.
Ali Efendi Paris’te yaptığı çalışmalar neticesinde Bonaparte’nin davranışlarının yapmacıklığı ve samimiyetsizliğini fark etmesine rağmen hep Talleyrand’ın etkisinde kalmış ve ona inanmıştır. Talleyrand her fırsatta Ali Efendi’nin gururunu okşamış, hep dostluk gösterisinde bulunmuş ve Ali Efendi’yi her defasında inandırmayı bilmiştir.
Ali Efendinin siyasi deneyimsizliği, bu yıllarda yapılan barış antlaşmasında daha net görülmektedir. Yapılan barış antlaşmasının taslağını hazırlayan ve bunu Osmanlı’ya sunan Ali Efendi önce başarı ile kutlanır ve onurlandırırken, İngiliz ve Rusların baskısı sonrasında Osmanlı’ya karşı olmasa da antlaşma şartları, diğer devletlere karşı Fransa’nın daha ayrıcalıklı bir konum sağlandığı gerekçesi ile anlaşma imzalanmamıştır. Ali Efendi’ye Rus ve İngiliz meslektaşlarına danışması söylenmiş, Ali Efendi de bu durum istinaden yaptığı ziyaretlerde yeterince itibar görmemiş bununla birlikte meslektaşlarınca aşağılanmış, hor görülmüş, gururuna-onuruna düşkün olan Ali Efendi kendi başına görüşmeleri sürdürmüştür. Buradaki diplomatik başarısızlığı sonucu Ali Efendi gözden düşmüş olmasına rağmen itibarı düşünülerek diğer görüşmelere katılması için de yetki belgesi verilmiştir.
Çıkar çatışmasının ortasında yapayalnız kalan Ali Efendi için durum her geçen gün biraz daha kötüye gidiyordu. İmzalanmayan ilk antlaşmayanın yerine hazırlanan yeni antlaşmayı da Fransa imzalamayınca Ali Efendi’nin Amiens’e gitmesine engel teşkil etmiştir. Ali Efendi Talleyrand tarafından kandırıla kandırıla öğrenmiş olacak ki, çok çabukça bir manevra ile Amiend’deki İngiliz meslektaşlarına durumu mektup ile açıklayacak ve mektubunda Fransız entrikalarını da ayrıntılandıracaktır. Mektubun bir suretini de Talleyrand’a gönderen Ali Efendi, kendisinin her defasında o kadar da saf ve kandırılabilir olmadığının bir kanıtını göstermektedir.
C. Krallığın Sonu ve Sonraki Hayatı
Ali Efendi’nin her gün biraz daha yıpranması ve artık gözden düşüyor olması ile sürekli bir itibar kaybını beraberinde getirir ve III. Selim sonunda görevden almıştır. Tüm acemiliğine rağmen, savaş durumunda Paris’te her mihnete katlanıp, saygınlığını korumaya çaba harcaması ve yaptığı anlaşma taslağının onaylanmaması ile küçük düşürülmesine rağmen yine de saygıya değer bir tutum sergilemiştir. Bu da III. Selim’i hoşnut kılmıştır. İleriki yıllarda da Ali Efendi III. Selim’in destekçilerinden olup reformlarının hayata geçmesi için çaba sarfetmiştir.
Görevden alınan Ali Efendi, 1804’te tersane Emirliği’ne atanmıştır. Burada aldığı görev itibarı ile Kubbe vezirleriyle birlikte Divan-ı Hümayun’a katılırdı. Önceleri Tersane Eminleri tersanenin mali ve idari işleri ile uğraşırken protokoldeki yerleri Şıkk-i Salih defterdarlarından aşağıdadır. Ali Efendi’nin göreve gelmesi ile görev aşaması yükselmiş ve adı Umur-ı Bahriye Nazırı olarak değiştirilmiştir. Bu da Osmanlı Bahriyesi’nin diğer Avrupa devletlerinin donanmaları gibi kuvvetlenmesini sağlamak arzulanmış ve yine nazırın emri üzerene bir tersane hazinesi teşkil edilmesine çalışılmıştır. Böylesi yeni bir teşkilata Ali Efendi’nin atanmış olması, Ali Efendi’nin devlet erkânındaki itibarını gösteren bir nişan olmaktadır.
Ali Efendi 1806 yılında bu görevden alınır. Bu III. Selim’in Nizam-ı Cedit ve ona karşı olanların mücadelelerinde, karşıtların ilk başarılarının bir uzantısı olarak görülmektedir. Aynı dönemde 1807 Mayıs’ında Kabakçı Mustafa isyanı ile III. Selim’in yerine IV. Mustafa geçirilecektir. Aynı süreçte, sayıları bilinmeyen, bir çok Nizam-ı Cedit taraftarı da öldürülmüştür. Ali efendi burada ziyansız bir şekilde kurtulabilmiştir. Nizam-ı Cedit taraftarı olmasına rağmen IV. Mustafa tarafından önce Defterhane Eminliği’ne sonra da Topkapı Nazırlığı’na atanmıştır. Defterhane Eminliği Ali Efendi’nin ilk devlet dairesi görevidir. Elçilik öncesinde kesedarı olduğu kurumun bu sefer en büyük amiri olmuştur.
Ali Efendi, elçilik görevindeki acemiliğine rağmen iç siyaseti kurnazlıkla izlediğini ve değişen dinamiklere göre konumlandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Topkapı Nazırlığı görevini sürdürürken III: Selim’i tekrar padişah yapmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa’nın adamları ile temastadır. Bir yandan IV. Mustafa’nın adamlarını idare ederken diğer yandan da onları devirmeye hazırlanan ve “Rusçuk Yaranı” olarak adlandırılan grup ilişki halindedir.
Alemdar Mustafa Paşa hareketinin başarıya ulaşıp IV. Mustafa’nın tahtından edilmesine karşın olaylar esnasında III: selim de öldüğünden yerine II: Mahmut padişah olur. Tam da bu esnada Ali Efendi hızlı bir Alemdar Mustafa Paşa taraftarı olarak görülmektedir. Sonunda Ali Efendi 1808’de yeniden Umur-ı Bahriye Nazırı olacak ki ihtilal komitesinin de en etkili isimlerinden biri olarak görülecektir.
Alemdar Mustafa Paşa’nın girişimi ile Osmanlı tarihinde kimilerince kara bir leke olarak görülen kimilerince Türk Manga Carta’sı olarak görülen Senedi İttifak belgesine Anadolu ve Rumeli Ayanları yanında Ali Efendi de imza atmaktadır. Bu aşamadan sonra olayların daha bir ivme kazandığını görmekteyiz. Önce Kasım 1808’de Alemdar Mustafa Paşa Yeniçeriler tarafından öldürülür. Bunu haber alan Ali Efendi ve diğer birkaç arkadaşı Topkapı Sarayı’na gelerek savunma düzenine geçmişlerdir. Saraya gecikmiş olarak geldiklerinden Alemdar Mustafa Paşa’yı kurtaramamışlardır. Fakat asilerin saraya saldırısını denizden topa tutarak püskürtürler.
1. Saraydan Kaçış
Ortalığın biraz dinginleşmeye başlamasına rağmen Yeniçeriler Ramiz Paşa, Kadı Abdurrahman Paşa gibi Alemdar Mustafa Paşa’nın taraftarlarının yanında Ali Efendi’nin de kellesini istemektedirler. Bu çatışma sonucu her iki taraftan da (Yeniçeriler ve Alemdar Mustafa Paşa taraftarları) fazla kayıp olmasına rağmen kazanan belli değildir. Akabinde Yeniçerilerin IV. Mustafa’yı yeniden tahta çıkarma hevesi nedeni ile ve II. Mahmut yakın çevresinin uyarısı ile IV. Mustafa’nın katledilmesine neden olmuştur. Öyle ki bu katl hareketi Osmanlı Devlet erkanında ilk defa kan akıtılmak sureti ile son bulmuştur. Bu da II. Mahmut’un korkusunu-kızgınlığının bir göstergesiydi.
Ali Efendi’nin tüm varlığı ile olayların orta yerinde yer almıştır. Öyle ki eski padişah IV: Mustafa’nın öldürülmesinde başrolü oynamış, sonrasında II: Mahmut Osmanlı Hanedanı’nda tek kişi olarak kaldığından tahttan indirilme tehlikesi kalmamıştır. Fakat Ali Efendi ve arkadaşları aleyhine olaylar gelişmeye devam etmiştir. Bu nedenle Ramiz Paşa, Kadı Paşa ve Ali Efendi Topkapı Sarayı’ndan gemiye binip kaçmak zorunda kalmışlardır.
Yeniçerilerin tüm isteklerini yerine getirmek zorunda kalan II. Mahmut tahttan indirilememiştir. Öyle ki kendi tahtı için canlarını tehlikeye atan Ramiz Paşa, Kadı Paşa ve Ali Efendi’lerin idam için ferman vermiş fakat akabinde işler istediği seyirde gitmeyince de Ali Efendi ve arkadaşlarını kurtarmaya çalışan yine II. Mahmut’un kendisi oluyor. Yeniçeriler, Tersane ve Tophane’yi işgal edince II. Mahmut; Kaptan Paşa, Kadı Paşa ve Ali Efendiyi Sarayburnu tarafından bir sandala bindirip kaçırtmıştır. Akabinde Yeniçerilerin peşlerine düşmesi sonucu Ali Efendi ve arkadaşları tekrar Bakırköy tarafından karaya çıkarak, peşlerindeki gemi karaya yanaşamadığından ölümden kıl payı ile dönebilmişlerdir.
Bundan sonra Yeniçeriler peşlerini bırakmaz Ali Efendi ve arkadaşlarının. Bu üç kişi önce Trakya’da Kırım’ın eski Hanlarından Selim Giray’ın çiftliğine sığınmış, sonra Kadı Paşa Anadolu’ya doğduğu yer olan Antalya’ya kaçmıştır. Ancak burada yakalanarak idam edilerek İstanbul’da teşhir edilir. Ali Efendi’nin amiri olan Ramiz Paşa ise Rusya’ya ve eski vatanı Kırım’a sığınmıştır. Ruslarla iyi ilişkiler kurmuş olan Ramiz Paşa, 1812 Osmanlı-Rus savaşında esir alınan Yeniçerilere iyi muamele edilmesi için Ruslar nezdinde yapmış olduğu çalışmaların bıraktığı tesir dolayısıyla affedilmiş ve yurda dönmüştür. Ancak bu dönüş bir komplo olarak düzenlenmiştir. Hurşit Paşa, II. Mahmut ile anlaşarak Ramiz Paşa döner dönmez öldürülmüştür.
Bu kritik dönemde Ali Efendi kendini saklamayı yine iyi becermiş, bu dönemi de kazasız olarak atlatmıştır. Sarayburnu’ndan sandalla ayrıldığında, Yeniçerilerin peşlerine düşmesi ile son anda kurtulan Ali Paşa, olaylar bir nebze durgunlaşınca ortaya çıkar. Ve bu ortaya çıkış ile durgunluk yerini dedikodu ve söylentilere bırakacak; Ali Paşa’nın canına karşı Yeniçerilere yüklü miktarlarda paralar verdiği rivayet edilmiştir. Lakin dönemin ekonomik şartları düşünüldüğüne yüklü miktarda paranın ödenmesi pek dayanaksız durmaktadır.
2. Siyasete Yeniden Dönüş ve Ölüm
Ahmet Cevdet Paşa’ya göre Ali Efendi bazı Yeniçeri reislerine bir şeyler vaat etmektedir. Ki bu vaatlerin neler olduğunun bilinmemekte olduğunu söylemektedir, Herbette. Ali Efendi’nin yeniden ortaya çıkması bu vaatlere bağlanmaktadır.
Bu dönemde Valide Sultan’ın yakınlarından Yusuf Ağa’ya yakınlaşmaya çalışmış ve bu sayede yeninde siyasete girmiştir. Akabinde kibir ve gururundan bazı kimseleri küçümsemiş ve bu nedenle bazı kimseleri gücendirmiştir kendine. Düşman olduğu Yeniçerilere arkasını dayayarak iç politikaya karışmış ve kendi başına işler yapmıştır. Örneğin Osmanlı’nın Fransa’ya yanaşmaya mecbur olduğunu çünkü başka çaresinin olmadığını ve bunun böyle olması gerektiğini söylemiş olduğu bilinmektedir.
Bu durum II. Mahmut’u kızdırmakla kalmayıp sırtını Yeniçerilere dayayarak, Alemdar Mustafa Paşa’nın yolunda giden ve işlere burnunu sokması sonucu aynı zamanda ölüm emrinin verilmesine neden olacaktır. Bu nedenle önce Çanakkale Boğazı’na memuriyete gönderilmiştir. Bu görevlendirme aynı zamanda o döneme saklanan Behiç Efendi’yi de ortaya çıkarmayı amaçlamış ve bu nedenle Ali Efendi yem olarak kullanılmıştır. Bu plan tutmuş ve Behiç Efendi gizlendiği yerden çıkmış, Yeniçerilere sığınmasına rağmen boğdurularak öldürülmüş ve ertesi gün de gönderilen emirle Ali Efendi öldürüp başı Ordu-yi Hümayun’a teslim edilmiştir.
Burada dikkati çeken olay, II. Mahmut’un Ali Efendi’yi nasıl harcaya bildiğiydi. Burada öyle sanıyoruz ki Ali Efendi’nin Talleyrand politikasını uygulayarak siyasal hayatında biraz yanardöner bir çizgi izlenmesinden kaynaklı olmakla birlikte, tutarlılık göstermemesine dayanmaktadır. II. Mahmut’un karakter yapısına baktığımızda; sabretmeyi bilen, duygularını saklayan ama aynı zamanda zamanı gelince de yapacaklarını kurnazca yapmasını bilen biri olması ve amaçlarını gerçekleştirirken gaddar olmaktan hiç çekinmeyen biri olarak tarihe geçen bir padişah için Ali Efendi’nin harcanması hiç de şaşılacak bir olay olarak görülmeyecektir. Öyle ki Ali Efendi’nin II. Mahmut’un eninde sonunda yok etmeyi düşündüğü yeniçerilere dayanarak ve Nizam-ı Cedit taraftarlığını terk etmemekle kendi sonunu hazırlamakta olduğu da aşikârdır.
Ali Efendi, Senedi İttifak’ı imzalayarak Alemdar Mustafa Paşa taraftarlığını netleştirmiş bu da II. Mahmut’un mutlakıyetçiliğini kısıtlayan bir olay olmasından kaynaklı ters düşme durumu başlamış ve bundan dolayı II. Mahmut, Alemdar Mustafa Paşa’nın ortadan kaldırılmasına karışmamış bir nevi taraf olmuştur. Bu olay da yine bize II. Mahmut’un mizacına ilişkin önemli olaylardan biridir. II. Mahmut, neredeyse Sened-i İttifak’ı imzalayan, kendi padişahlığı karşısındaki kişilerin hemen hepsini ya bizzat kendisi katl fermanlarını imzalamış ya da bu kişilerin ortadan kaldırılmasına ses çıkarmamış -göz yummuş- bir nevi onay vermiştir.
Ali Efendi’nin ölüm tarihi tam belli olmamakla birlikte öldüğü sıralarda 53-54 yaşlarında olduğu tahmin edilmektedir. Mahmutpaşa Mezarlığına gömülenin de Ali Efendi’nin kesik başı olduğu söylenmektedir. Ali Efendi’nin ölüm nedeni tam bilinmemekle birlikte; olayların akışı, arkadaşlarının akıbeti ve kendisinin siyasal şeceresi incelendiğinde Ali Efendi’nin yatağında doğal bir ölümle can vermediğini tahmin etmek güç değil.
Sonuç itibarı ile Osmanlı İmparatorluk tarihinde; kendisinin tahta geçmesinde bir önceki padişahı devirenlere ve özellikle öldürenlere hiçbir Osmanlı sultanı güvenmemiş ve bir yolunu bulup bu şahıslardan kurtulmuştur. Patrona Halil ve arkadaşları, Mithat Paşa ve arkadaşları benzer örnekleri teşkil etmektedir. Ali Efendi’nin IV. Mustafa’yı öldürenler arasında bizzat yer alması, aynı zamanda Ali Efendi’nin kendi kendisinin idam hükmünü vermiş olduğu görülecektir.
Sonuç
Osmanlı diplomasi tarihinde ve Osmanlı-Fransız ilişkilerinde önemli bir teşkil eden ilk ikamet elçisi Ali Efendi’nin hayatı, sönük başlamış ve fakat Fransa’ya atanması ile birlikte renklenen ve çalkantılarla hızlanan bir yaşam sürmüştür. Olayların akış hızından da anlaşılacağı üzere gerek elçilik yıllarında gerek hayatının son birkaç ayında son derece hızlı bir akışa sahip bir hayat sürdüğünü ve bu hızlı hayatı sürerken siyasal değişimlere yetişememiş ve kimi zaman değişimleri iyi okuyamamış olduğunu ve bunun da ölümüne giden süreci beraberinde getirdiği görülmektedir.
Ali Efendi’nin diplomatik görevinde pek başarılı görülmediğini (dönemin hızlı ve çalkantılı siyasal gelişmeleri ve kendi kişisel nedenlerden) buna rağmen Osmanlı diplomasisine çok şey kattığı söylenebilir. Çünkü Ali Efendi ve dönemin diğer ilk ikamet elçilerinin ilk deneyimleri sonraki ikamet elçileri için büyük referanslar olarak ön açıcı nitelikler taşımaktadır.
Tüm bu gelişmelere rağmen Ali Efendi’nin başarılı bir diplomat olduğu söylenmelidir kanaatimizce. Çünkü Ali Efendi’nin ilk elçilerden olması dolayısıyla geçmiş deneyimlerin olmaması bizim de bu konuda sağlıklı bir kıyaslama yapmamızı engel teşkil etmektedir. Dönemim koşulları ( bugünün koşullarında geçmiş tüm deneyimler göz önünde bulundurularak Ali Efendi’yi başarısız addetmek doğru bir yaklaşım olmayacağına göre ) göz önünde bulundurulduğunda Ali Efendi’nin başarısız olarak nitelemek yerine ( iç politikada sürekli değişen havaya göre konumlanmaya çalışmasının eleştirilmesi daha gerçekçi bir yaklaşım olmaktadır ) deneyimsiz ( ki bu dönemde Osmanlı’da da diplomatik birikimin olmadığını ) olduğunu ve bu nedenle bazı durumlarda yetersiz kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Kaynakça
1. Arı, Tayyar, Uluslar arası Politika ve Dış Politika, Alfa Yayınları, İstanbul, 2001.
2. Gönlübol, Mehmet, Uluslar arası Politika, Siyasal Kitapevi, Ankara, 2000.
3. Herbette, Maurise, Fransa’da İlk Daimi Türk Elçici Moralı Esseyid Ali Efendi 1797-1802(Çev. Erol Üyepazarcı), Pera Yayınları, 1997.
4. İlin, M. ve Segal, E., İnsan Nasıl İnsan Oldu, Say Yayınları, İstanbul, 1998.
5. Sander, Oral, Siyasi Tarih(İlk Çağlardan-1918’e), İmge Kitabevi, Ankara, 2000.
6. Sönmezoğlu, Faruk,( Der. ), Uluslar arası İlişkiler Sözlüğü, Der Yayınları, İstanbul, 2000.
7. Wallerstein, Immanuel, Dünya Sistemleri Analizi ( Çev. E. Abaoğlu – Nuri Ersoy ), I. Cilt, Bakış Yayınları, İstanbul, 2005.
8. Wells, Calvin, İnsan Ve Dünyası (Çev. Erzan Okur), Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.
9. http://www.ambafrance-tr.org/spip.php?article911
10. http://www.vaziyet.net/19-yuzyil-osmanli-fransiz-siyasi-iliskileri/
Hakan TUNÇ
Beykent Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Y. Lisan Öğr.
30.5.2009
Kocaeli-İstanbul


Yorum Bırakın.